« Önceki |

22/12/2009

Ey Sevgili

 

 

 

 

            Güneş ve ay nurunu aşkından alırken; güneşin ışığı aya vurur gibi âşığı aydınatırken ... Gel ey Sevgili bir huzmecik bahşeyle asi ve aciz üftadene ve umut ver peykin olmaya teşne kem zerrene. Aşkları unutan bendeneaşkını unutturma!...

            Her şey Sen olsun şu dünyada ve olmasın sen olmayan dünya da

Kırık Gazeller Çeşmesı

30/9/2009

DERVİŞ KAŞIKLARI





 

 DERVİŞ KAŞIKLARI

               Sevginin yalnızca sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark
vardır? diye sordular bir bilgeye.
               Bilge, büyük bir sofra hazırladı ve sevgiyi dillerinden eksik
etmemelerine karşın, onu günlük yaşamlarında hiç kimseye göstermeyen
kişileri yemeğe çağırdı. Sofrada herkes yerini aldıktan sonra,
önlerine birer tas sıcak çorba, sonra da derviş kaşıkları denen,
sapları bir metre uzunluğunda özel kaşıklar getirildi.
Ev sahibi konuklarına bu kaşıkları nasıl tutmaları gerektiğini söyledi
Herkes kaşığının ucundan tutmak zorunda kaldı.
Konuklar, uçlarından tuttukları bir metre uzunluktaki kaşıkları
güçlükle taslarına daldırıyorlar, fakat kaşıklarına çorba doldurup,
ağızlarına götüremiyorlardı. Ağızlarına bir kaşık çorba koyabilmeyi
beceremeyen konuklar, yemekten sonra kalktıklarında, karınlarını
doyuramamışlar, kaşıklarından dökülen çorbalarla da sofranın üstünü
kirletmişlerdi.
               Bilge, bir gün sonra ikinci bir yemek daveti verdi. Bu kez, sevgiyi
gerçekten bilen ve her gün sevgiyle yaşayan kişileri çağırdı. Yüzleri
aydınlık, gözleri sevgiyle gülümseyen pırıl pırıl kişiler geldiler ve
bu kez onlar yerlerini aldılar, sofrada. Önlerine birer tas sıcak
çorba ve sapları bir metre uzunluktaki derviş kaşıkları getirildi.
Onlara da kaşıkları ancak,saplarının uçlarından tuta bilecekleri
kuralı söylendi.
               Ev sahibi bilgenin Buyurun, afiyet olsun sözünden sonra sofradaki
herkes, önündeki kaşığı, sapının ucundan tuttu ve
Herkes kaşığını, karşısındaki kişinin tasına daldırıp, kaşığına aldığı
çorbayı, karşısındaki kişinin ağzına uzattı. Bu yöntemle herkes
karnını doyura bildi. Konuklar sofradan kalktıklarında ise, sofranın
üstünde, dökülmüş tek damla çorba yoktu.
Sevginin yalnızca sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark
vardır sorusunu soranlara bu uygulamayla yanıt verdikten sonra bilge,
bir de öğütte bulundu:
               İşte, dedi. Kim ki yaşam sofrasında yalnızca kendini görür ve yalnızca
kendini doyurmayı düşünürse, o kişi aç kalacağını da bilmelidir.
Ve kim ki başkalarına da düşünür ve o da kesinlikle doyurulacaktır.

 

10/7/2009

Uzun Yol

















Tuttuğumuz yol yürüdükçe uzayan ve her durağında bir başka hayranlıkla seyrettiğimiz asude güzellikleri olan bir yol ... O vadide görülecek daha nice menziller, gidilecek daha nice yollar var...Bu yolda nefessiz kalacağımız güne dek hiç durmadan  koşmak duasıyla...


27/5/2009

Üç Sual ve Bir Cevap





Üç Sual ve Bir Cevap


           Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'ye felsefecilerden bir grup geldi. Suâl sormak istediklerini bildirdiler. Mevlânâ hazretleri bunları Şems-i Tebrîzî'ye havâle etti. Bunun üzerine onun yanına gittiler. Şems-i Tebrîzî hazretleri mescidde, talebelere bir kerpiçle teyemmüm nasıl yapılacağını gösteriyordu. Gelen felsefeciler üç suâl sormak istediklerini belirttiler, Şems-i Tebrîzî;
"Sorun!" buyurdu. İçlerinden birini başkan seçtiler. Hepsinin adına o soracaktı.
Sormaya başladı:
"Allah var dersiniz, ama görünmez, göster de inanalım."
Şems-i Tebrîzî hazretleri;
"Öbür sorunu da sor!" buyurdu.
O;
"Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonra da ateşle ona azâb edilecek dersiniz hiç ateş ateşe azâb eder mi?" dedi.
Şems-i Tebrîzî;
"Peki öbürünü de sor!" buyurdu.
O;
"Âhirette herkes hakkını alacak, yaptıklarının cezâsını çekecek diyorsunuz. Bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar, karışmayın!" dedi.
Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî, elindeki kuru kerpici adamın başına vurdu. Soru sormaya gelen felsefeci, derhâl zamânın kâdısına gidip, dâvâcı oldu.
Ve;
"Ben, soru sordum, o başıma kerpiç vurdu." dedi.
Şems-i Tebrîzî;
"Ben de sâdece cevap verdim." buyurdu.
Kâdı bu işin açıklamasını istedi. Şems-i Tebrîzî şöyle anlattı:
"Efendim, bana Allahü teâlâyı göster de inanayım, dedi. Şimdi bu felsefeci, başının ağrısını göstersin de görelim."
O kimse şaşırarak;
"Ağrıyor ama gösteremem." dedi.
Şems-i Tebrîzî;
"İşte Allahü teâlâ da vardır, fakat görünmez.
Yine bana, şeytana ateşle nasıl azâb edileceğini sordu. Ben buna toprakla vurdum. Toprak onun başını acıttı. Hâlbuki kendi bedeni de topraktan yaratıldı.
Yine bana;
"Bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. Bundan dolayı bir hak olmaz." dedi. Benim canım onun başına kerpici vurmak istedi ve vurdum. Niçin hakkını arıyor? Aramasa ya! Bu dünyâda küçük bir mesele için hak aranırsa, o sonsuz olan âhiret hayâtında niçin hak aranmasın?" buyurdu.
Felsefeci, bu güzel cevaplar karşısında mahcûb olup, söz söyleyemez hâle düştü.


26/5/2009

Su Yerinde Sen Ol





Bir gün iki kardeş kavga eder. Hiç kimse onların arasını bulamaz. Nihayet bunu Mevlana duyarak der ki: " Allah insanları iki çeşit yaratmıştır. Biri toprak gibi ağırdır. Hareketi mümkün değildir. Diğeri su gibi latiftir. Daima bir meyilden aşağı akar. Toprağa karışır. Orası bir gül bahçesi haline gelir.Gül fidanları meyveli ağaçlar ve çiçekler hasıl olur. Ama su toprağa akmazsa bunlar olmaz. Şimdi kardeşin toprak gibi yaptı, yerinden kımıldamadı ve barışmaya razı olmadı. Su yerinde sen ol! Onun önüne ak . Sulh ile tevazu göster. En büyük ecri sen kazanırsın."




Hep su yerinde olabilmek dileğiyle!